ÇINI VE INSAN


ÇİNİ VE İNSAN... İKİSİ DE TOPRAKTAN...


Mükerrem Cahide Saraoğlu (Moral Dünyası Dergisi-Şubat 2012)


Mevlana’nın insana ve onun bu dünyadaki kemal yolculuğuna işaret ettiği  “Hamdım, piştim, yandım” deyişi herhalde çini kadar başka hiçbir maddede kendini bulmaz.

Çini de insan gibi toprak olarak başlar yolculuğuna. Süzgeçlerden geçer arınmak için, sabırla bekler, badireler atlatır, çileler çeker, defalarca yanar. İnsan nasıl ki bir aynadır, Yüce Yaratıcı’nın isimlerini yansıtmakla vazifelidir; yolculuğunu tamamlayan çini de üzerine nakşedilen güzelliklerle gönlü açık insanların kalbine akar, sonsuza bir kapı aralar. Çini, bu çileli sabır yolculuğunda yalnız değildir, kendisiyle birlikte ustasını da pişirir, olgunlaştırır. Kendini bu yolda eritebilen çini ustalarını birer sanatçıya dönüştürür.

“Ol mahiler ki derya içredür deryayı bilmezler” misali içi dışı, sağı solu çinilerle çevrili bir memlekette doğmamıza rağmen onu hakkıyla tanımamız yıllar aldı. Çocukluğumuzda evlerde kırılmaması gereken birer süslü eşyadan başka bir şey değildiler. Biraz büyüyünce Kütahya’nın simgesi olduğunu öğrendik bu mavi güzelliklerin. Zaman akıp giderken kimi zaman hediyelik eşya dükkânlarının vitrinlerinde selamlaştık onunla, kimi zaman çini tahrirleyen komşu teyzenin evinde, kimi zaman da şehrimizden çok uzak camilerin mihraplarında.

İlkokuldayken resim dersi ödevi için çini desenleyip boyadığımızı hatırlıyorum. Bunun için evimizin yakınındaki çini fırınından aldığım küçük bir tabağa annemin yardımıyla basit bir desen çizerek suluboyayla boyamıştım. Sonra da vernik sürerek parlatmıştık küçük sanat eserimi. Çini desenlemenin, boyamanın, parlatmanın bu kadar basit olmadığını, çininin bir sanat, çini ustalarının birer sanatçı olduğunu seneler geçtikten sonra öğrendim.

Kütahya ve Çini
Çinicilik Kütahya’da şehrin kurucusu Friglerle birlikte başlamış olmakla beraber, çiniciliğin tekrar önem kazandığı yılların 15. yüzyılda olduğu sanılıyor. O dönemlerde çiniciliğin merkezi olan İznik’e destek sağlayan ikinci bir merkez olan Kütahya, İznik çiniciliğinin gerilemesiyle birlikte, bugün tek merkez olma özelliğini sürdürüyor.

Bu sektör Kütahya'nın tarihte ilk toplu sözleşme yapılan il özelliğini elde etmesine de vesile olmuş. Tarihteki ilk toplu iş sözleşmesi 1766’da Vali Ali Paşa huzurunda yapılmış ve anlaşmada fincancı usta, kalfa ve çırakların alacağı ücretler tek tek yazılmıştır.  Kendisi de Kütahyalı olan Evliya Çelebi, Kütahya çinisinden bahsederken “Kâse ve fincanı ve günagün (çeşit çeşit) maşrapa ve güzeleri (çömlekleri) ve çanak ve tabakları bir diyara mahsus değildir (benzeri görülmemiştir)” diyor. Evliya çelebi 1671 yılında Kütahya'da 34 adet çini atölyesi bulunduğunu belirtiyor. Bugün Kütahya'da 11’i çini fabrikası olmak üzere 172 adet çini işletmesi bulunuyor. Çini ürünler de Evliya Çelebi’den bu yana oldukça çeşitlenmiş durumda. Bugün hediyelik eşya dükkânlarından vazodan anahtarlığa, saatten nihaleye, şamdandan kolyeye küpeye kadar çeşitli zarif çini ürünlere sahip olmak mümkün. Kütahya çinileri aynı zamanda Türkiye ve dünyadaki birçok mimari yapıya da zarafet katıyor. Cami mihrapları en bilinenleri.  Bunun yanında çeşitli ülkelerdeki kilise, manastır, katedraller, oteller ve kültürel yapılar çiniyle güzellik kazanıyor.

Çininin sabır yolculuğu
Bugün çinicilikte çeşitli yöntemler uygulansa da ana hatlarıyla çini şu aşamalardan geçiyor. İlk önce çini hamurunda kullanılacak hammaddeler değirmenlere atılarak saatler süren bir süreçte öğütülüyor. Çininin sabır imtihanı burada başlıyor. Öğütülen malzeme 1,5-2 gün havuzlarda dinleniyor. Sıra süzgeçten geçme, arınma zamanı. Bekleyen çamur süzgeçten geçip presleniyor. Ama bu yeterli değil. İçindeki hava kabarcıklarının da kaybolması şart. Yoksa çini fırında çatlayabilir. İnsanın içindeki kötülükler nasıl ona kaybettiriyorsa, çini de var olabilme adına her türlü yanlıştan arınmak zorunda. İşte bu yüzden bir de vakum preste eziliyor. 

Artık ilk sanatkârıyla buluşmaya hazır, çarkçı ustasıyla. İyi bir çarkçı olmak kolay değil. Yıllar süren emek istiyor. Kültür Bakanlığı seramik sanatçısı unvanına sahip Mehmet Yıldırım çini sanatının temelinin çark olduğunu söylüyor. “Çarkta dönen çamur bedense, üzerindeki motifleri de ruh gibi görüyoruz. İkisi birbiriyle bütünleştiği zaman, çini çok güzelleşiyor.” Çarkta narin dokunuşlarla şekillenen çini obje, kuruduktan sonra astarlanıyor. Sıra geldi 1000 derecede aşkla yanmaya. 24 saat sürüyor bu yanış.

“Hamdım, piştim, yandım” diyen çini, tezyin edilmeye hazır şimdi. Desen ve boyama işlemleri genellikle bayanlar tarafından yapılıyor. Nedeni ellerinin daha yatkın olması. Pek çok kişi bütçesine katkı sağlıyor böylelikle. Desenleme aşaması tahrirleme olarak isimlendiriliyor. Önce usta ellerde çizilen desenler ince kâğıda aktarılıyor ve çizgiler toplu iğneyle deliniyor. Kâğıt ürünün üzerine koyulduktan sonra kömür tozu yardımıyla desen ürüne aktarılıyor. Ardından tahrirciler hassas fırça darbeleriyle deseni çiziyorlar.

Ardından boyama aşaması. Yine ince bir hassaslıkta sevgi katılarak boyanıyor her biri ayrı bir manaya sahip desenler. Lalede ilahi aşkı, sonsuzluğu, tevazuyu bulurken gönüller, gülle Peygamberi anıyor, narin yapraklarla cennete yelken açıyor. Eşsiz desenleri çizen ustalar kadar, onları tahrirleyen ve boyayanlar da nasipleniyor bu gönül ziyafetinden ister istemez. El emeği göz nuru dökülerek hayat bulan bu sanat eseri sırlanmalı yoksa hem zamanla rengini yitirecek, hem de çabucak kırılmaya mahkûm. Çini boza kıvamındaki sıvıya batırılıyor ve görünüşte kaybediyor tüm güzelliklerini. Üzerindeki sanatı yansıtabilmesi için yanmak gereklidir yine. Ateşte açan çiçek olmak kolay değildir. Bu defa birazcık daha az bir ısıda, 900 derecede 21 saat yanar. Bir kez daha aşkla “hamdım, yandım, piştim” der. Ateşle sabır imtihanı sona ermiştir. Az bir sabır daha gereklidir, çini yine sabreder, kendini seyrederken ötelere yol bulacak taliplerini bekler vitrin raflarında.

Göz musikisi çini
Kütahya’ya girişte Çiniciler Çarşısı karşılar sizi. Renklerin cümbüşü, desenlerin ahengi içinde kendinizi kaybedersiniz. Ürünlerin çeşitliliği zorlar sizi, salonunuzun en özel köşesine koymayı hayal ettiğiniz nadide vazoya, yakınlarınıza seçeceğiniz hediyelere bir türlü karar veremezsiniz. Çiniciliğin geldiği noktayı görmek ve alışveriş için mutlaka uğranmalı.

Ama çininin gönüllere hitap eden yönüyse ilginizi çeken, biraz daha yolunuz var. Tarihî konaklar sizi bekliyor. Restore edilen tarihî mekânlar usta sanatçılarının gözetiminde çiniyi bir meta olmaktan çıkarıp, sanat eseri olarak sunuyor meraklılarına. Mekânlar mana yüklüdür farkedebilene. Bir kez büyüsüne kapıldınız mı mekânın, farkında olmadan zamandan sıyrılır gidersiniz. Eski bir konağın ahşap tavanları, dantelli perdeleri, üzerinde sımsıcak insanları ağırlamış divanları bir an sizi çocukluğunuza götürür, o günlerin saf temiz atmosferini yaşatıverir. Bu duygular içindeyken oymalı gömme dolaptaki çini vazo daha da anlam kazanır. Üzerindeki ince nakışlar ruhunuzu bir başka okşar.

“Çinicilik Allah’ın yarattığı dünyanın doğasına benzer. Bu doğanın kil, taş ve kâğıda çevrilmiş halidir. Allah’ın yarattığı her şey güzeldir ve özenle biçimlendirilmiştir. Bu yüzden yaratılan her şeyin hatları mükemmeldir. Ve onları görebilmek, Türk çinicisinin sanatıdır” diyen Mehmet Gürsoy, UNESCO tarafından “Yaşayan insan hazinesi” seçilen özel bir insan. Onun konağı çini seyrederken derinleşmek isteyenler için uğranması gereken mekânlardan biri. Yine onun sözleri çiniyi bir kat daha yüceleştiriyor içimizde. “Çini bir göz musikisidir. Bu musikinin notaları laleler, karanfiller, güller, sümbüllerdir. Bu güzelim notalardan çok güzel kompozisyonlar üretilir. Hiçbir müzisyen hayatında iki notayla bir beste yapamaz. Ama biz mavi ve beyazla çok güzel besteler yaparız.” Yapılan besteler kendini ispatlamış elbet, dünyanın dört bir köşesinde madde asrının boğuculuğundan bitap düşmüş gönülleri ferahlandırmaya devam ediyorlar.

Kütahya’da restore edilen eski konaklarda faaliyet gösteren başka çini sanatçıları da var şüphesiz. Hepsi birbirinden özel, hepsi birbirinden değerli. Üstelik bu tarihî konaklarda çininin tahrir ve boyama aşamalarına şahitlik etmek de mümkün, hatta fırçayı elinize alıp birkaç darbe de siz atabilirsiniz.

Siz siz olun bir gün Kütahya'ya yolunuz düşerse bu konakları görmeden, çini desenlerine dalıp ruhunuzu doyurmadan şehirden ayrılmayın. Hatta yolunuzun düşmesini beklemeyin, sırf bunun için gelin. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÇIKMAZ SOKAKLAR

GÜLERYÜZLÜ İNSANLARIN ÜLKESİ ENDONEZYA

YUZYILLARDIR ZIKREDEN SARAY: ELHAMRA